genel kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
genel kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2011 Pazar

Hayat şiiriyle Allahını arayan adam

Tomurcuk derdinde olan meyvalı ağaç... Üstad Necip Fazıl...

Kalbim bir çiçektir, gündüzler ölgün;
Gelin, gelin, onu açın geceler!
Beni yâdedermiş gibi, bütün gün
Ötün kulağımda, çın, çın, geceler!                                                                                                                             
“Çile kapısından erişilecek dünyayı bilseydiniz,
yatağınızı yorganınızı satardınız

26 Mayıs 1904 perşembe günü sabaha karşı İstanbul Çemberlitaş’ta dede yadigârı bir konakta doğdu.
Alâüddevle devrinin Şeyhülislâmı Mevlâna Bektût Hazretlerine dayanan ve Osmanogullarindan daha eski bir boy olan Dülkadirogullarının 'Kisakürekler' soyuna mensubiyetini belgeleyen bir şecereye sahipti. 'Yakıcı bir hayal kuvveti, marazi bir hassasiyet, dehsetli bir korku' olarak tarif ettiği ruhi haletlerinden velud bir şair ve sıkı bir müslüman doğması takdir edilmişti. O da en güzel şekilde boyun eğerek güzel kaderine ihtişamlı bir suret verilmesine himmet etti. Çünkü ezelden himmet ehline hizmetli bir fıtratı vardı.
 
Mücahiddi de…
 
Nerelerde okumadı ki… Fransiz Papaz mekteplerine gitti. Kumkapi'daki Amerikan kolejlerinde gezindi. Büyük Resit Pasa Numûne Mektebi, Heybeliada Numûne Mektebi bu cevval zekâlı talebeye mesken oldu. Ve 'Ne oldumsa bu mektepte oldum' dediği ve şahsiyetinin ana dokusunu tezhip ettiği 'Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Sahâne'ye imtihanla ve en titiz muayeneler neticesinde alındı. Metafizik arayışlarına ilk bu sıralarda rastladı. Istanbul Darülfünûnu Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi 'ne girdi sonra. İyi hallerinden Sorbon Üniversitesi Felsefe bölümünün de nasiplenmesi gerekiyordu ki yolu Paris’e düştü. Nefis serzenişleri sebebiyle helozonik tablolar arzetti Parsili günleri. Sonra şiire verdi kendini. Osmanlı Bankası ve bohemik hayat çalkantıları onu hep kaldırımdan aşağıda yürümeye sevketti. 18 aylik bu askerlik macerası ve ardından 'Ben ve Ötesi' geldi… Arûs-ı şöhret peçesini kaldırmıştı artık. 1934'de bir aksam, çalıştığı bankadan Bogaziçindeki evine dönmek için bindigi 'Sirket-i Hayriye' vapurunda karşısına oturan ve gözlerini ondan ayirmayan Hızır as tavırlı bir adam, ona, kâinat çapinda bir vaadin, Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri'nin adresini verdi. Sonra o eteğe bir yapıştı; pir yapıştı. İlk ‘pîr’li eseri 'Tohum'u yazdığında takvimler 1935 senesini gösteriyordu. Büyük ruh çilesinin sahnelik destanı 'Bir Adam Yaratmak' ve adı 'Büyük Dogu Marşı' olarak kalan destansı şiir geldi ardından. Çile ise 1939 mahsulüydü.

'Başımızda kulak istiyoruz'
 
Güzel Sanatlar Akademisi'nin Yüksek Mimari kısmında ve Robert Kolej'in sonsınıflarına Edebiyat Hocalığı yapti. 1941 senesinde, ‘Bâbanzâde'lerden Ahmed Naim Efendi'yle kardeş çocuğu olan Recai Bey'in kızı, Yahya Nüzhet Paşa'nin torunu Fatma Neslihan Hanimefendi ile evlendi; beş güzel çocuğu oldu. Büyük Dogu Mecmuasi'nin ilk sayısını 17 Eylül 1943’te güneş başak burcundayken çıkardı. Kovulmalar, sürülmeler, kırılmalar, dağılmalar… Asıl çile şimdilerde doluyordu. Başına çok işler açan 'Başımızda kulak istiyoruz' nükteli sözünün iradı, 'Sır' isimli piyesinden dolayi 'Milleti kanli ihtilale teşvik' suçlamasıyle mahkemeye çıkarılması 'Abdülhamîd'in Ruhaniyetinden Istimdat'ından sonra başına gelenler, Borazan mizahı çıkarması tarihi,1946-47… Otel odasına taşınacak kadar bütün mal varlığını davalardan halas olmak için harcadı ve nihayet 28 Haziran 1949’da Büyük Dogu Cemiyeti'ni kurdu. Ama davaların ardı arkası kesilmedi. 1952’de 'Müdafalarim' çıktı. 27 Mayis 1960 ihtilali, milletinin bahtıyla birlikte Büyük Dogu'nun da kapatılma tarihi oluyordu aynı zamanda. Birkaç ay sonra kendisinde oksijen fazlası görülmüş olmalı ki 1.5 yıl medrese-i yusufiyyede tebdil-i hevası uygun görüldü.

'Zeybeğin Ölümü'ne ağlayan adam
 
1964'te Büyük Dogu'nun 11'inci devresini açtı. Adnan Menderesin aziz hatirasi için kaleme aldigi ve derginin 1'inci sayisinda neşrettigi 'Zeybeğin Ölümü' şiirinden dolayı takibata uğradı. 1965'te 'Din esasina bağlı cemiyet kurmak' iddiasiyle yargılandı. 'Hükümetin Manevi Sahsiyetini Tahkir' suçlaması ile yine gündemdeydi. 27.12.1967 tarihli Büyük Dogu Dergisinde dönemin Başbakanı'nın kayıtlı olduğu Mason kütüğünün fotokopisini ilk defa olarak yayınladı. Bir de üstüne ‘Süleymanname’ kaleme aldı. 'Vahidüddin' eseri de inanılmaz gerekçelerle 1,5 yılının daha nemli duvarlar arasında geçmesine vesile oldu. Fas’tan gelen rütbeli teklifleri düşünmeye bile gerek duymayarak “vatanım da vatanım” diye diye yaşadı ve uğurlandı. Suçlandı, sorgulandı, yargılandı; 1983’te yine bir ihtilal sonrasında ardında 64 adet kallavi eser bırakıp bütün hesabını dünyada görmüş olarak sahife-i âmâlini hoşça dürdü.
 
Böyle hayata böyle memat
 
25 Mayıs 1983’te 79 yaşında vefat etti. Prof. Dr. Osman Özsoy, Necip Fazıl'ın ölüm anını şöyle anlatıyordu: "Tam 26 yıl önce yine gizemli bir Mayıs gecesinde, takvimlerin 25 Mayıs 1983 gece yarısını gösterdiği saatlerde, hastalığının ilerlediği dakikalarda yatağından hafifçe doğruldu, ela gözlerini pencereden dışarıya çevirdi, derin karanlığa baktı Ne gördü bilinmez; ateşin verdiği etki ile kırmızıya yakın pembeleşen dudakları hafifçe kıpırdadı ve "Demek böyle ölünürmüş!" dedi. Kimbilir belki de o an, ölüm meleğinin evine teşrifini gördü. Nitekim bu sözlerinden hemen sonra şahadet getirerek son nefesini verdi"

Şöyle tarif ederdi kaderi:
 
“Kader, beyaz kağıda sütle yazılmış yazı
Elindeyse beyazdan, gel de sıyır beyazı”
 
Niye bilmem, birden çok özlediğimi hissettim Üstad’ı. Belki masal kahramanlarımızın bize nasihat eder olmamamasından artık…
 
Rahmetle minnetle muhabbetle anıyoruz; Umduğuna nail olduğunu umuyoruz…
.    
Devamı...

Osmanlı armasını okumak!

Osmanlı Arması, 18. Asır sonlarında şekillenmeye başlayıp karakteristik özelliklerini II. Abdülhamit Han devrinde kazanmıştır...


Topkapı Sarayı Harem girişinde köşeye yerleştirilmiştir. Tuğra II. Abdülhamid Han’a aittir. Bu da eserin 1876-1909 yılları arasında yapıldığını göstermektedir. Osmanlı Arması 18. Asır sonlarında şekillenmeye başlayıp, karakteristik özelliklerini II. Abdülhamit Han devrinde kazanmıştır. Bu devirde devletin unsurlarını armaya yerleştirme fikri ön plana çıkmıştır. Arma çok farklı fonlarda olabiliyor. Ama temel özellikleri hemen hemen aynıdır. Saltanat ve orduyu temsil eden motifler kullanılmıştır.
Armanın en tepesinde güneş sembolü bulunur. O sembolün etrafını ise güneş ışıkları çevreler. Bu güneş sembolünün ortasında ise tahta olan hükümdarın tuğrası yer almaktadır. Tuğranın içinde olduğu o güneş sembolü padişahı simgeler. Yani padişah güneşe benzetilmektedir.
Güneş motifinin oturtulduğu yukarıya doğru açık hilalin üzerinde Arapça metinle Osmanlı Devletinin hükümdarının Allahın muaffak kılmasıyla ve yardımıyla hüküm sürmesi anlamına gelir.
Hilalin hemen altında ise Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gaziyi temsil eden bir sorguç vardır. Bu sorguç Osman Gaziyi ve tahtı simgeler. Bu da Osmanlıların köklerine ne kadar bağlı olduğunun göstergesidir.
Onun altında ise armanın tam ortasına gelecek şekilde aynalıklı kalkan motifi yer alır. Kalkanın etrafında ise yıldızlar bulunur. Bu yıldızların sayısı 12’dir. Bir rivayete göre; 12 burcu temsil eder. Böylece Osmanlı kâinatın merkezine yerleştirilmiş olur. Başka bir rivayete göre de; Osmanlı’nın 12 eyaletini temsil eder.
Kalkanın sağ tarafında ise Osmanlı sancağı yer alır. Sol tarafında ise Hilafet sancağı bulunur.
Ortadaki kalkanın sağ tarafındaki şekiller; Osmanlı sancağının üzerinde bir mızrak vardır. Osmanlının son dönemindeki mızraklı süvari alaylarını temsil eder. Sancağın altında ise bir tane tek taraflı bir tanede çift taraflı balta bulunuyor. Tek taraflı balta tören silahıdır. Çift taraflı balta ise ordudaki üst düzey görevliler tarafından üstünlük sembolü olarak kullanılmıştır. Bunların altında mızrak onun altında da el siperli tören kılıcı bulunuyor. Tören kılıcı klasik Türk kılıcı olmayıp o devirdeki subaylar tarafından kullanılıyordu. Onun altında ise ağızdan doldurulan top, topun altında ise savaş kılıcı yer alır. Top topçu ocaklarını simgelediği gibi kılıçta klasik Türk kılıcıdır. Hemen altlarında ise gürz görülür. Gürz’ü sancaktan ayıran boynuzdan yapılmış boru ise savaş ilanını ve mehterhaneyi temsil eder.
Ortadaki kalkanın sol tarafındaki şekiller; Hilafet sancağının altında tek taraflı balta, çift taraflı balta bunların altında toplu tabanca yer alır. Bu tabanca Osmanlı ordusunun modernize edildiğini simgeler. Onun altında ise topuz başlı asa bulunur. Asa ise asalet ve üstünlüğü temsil eder. Asaya asılı olan terazi ise adaleti simgeler. Terazinin kitap şekilleri üzerine oturtulduğunu görürüz. Bu kitaplar; üstteki kuran-ı kerim olmak üzere altındakiler hukuk kitaplarını temsil eder.
Hilafet sancağının altındaki çiçek şekilleri Osmanlının estetik yönünü gösterir. Buket arasında ki güller hilafet sancağı üzerinde manevi ilhamlar sebebiyle bulundurulur. Buketin hemen altında bir çapa (gemi demiri) yer alır ki denizciliğin sembolüdür. Arma göbeğindeki kalkanın hemen alt yanın da dik duran bir borazan mızıka takımını; onun altında çaprazlama duran tirkeş (ok kuburu, sadak) ile meşale de gece donanmalarını ve ok müsabakalarını hatırlatır.
Armanın alt tarafını boydan boya süsleyen inci defneyaprakları, çiçek motifleri arasından beş tane madalya sarkar. Bu madalyaların isimleri sağdan sola doğru şöyledir;
Şefkat Nişanı: 1878’de II. Abdülhamit tarafından ihdas edilmiş olup savaş zamanında, büyük afetlerde devlete, millete hizmet eden kadınlara verilir.
Mecidi Nişanı: Beş ayrı derecesi vardır ki kişinin başarıları arttıkça bir üst derecesi verilir. Savaşlarda başarı gösteren askerlere verilirdi.
Nişan-ı İftihar: Sultan Abdülmecid döneminde ihdas edilmiştir. Üst düzey devlet hizmetlilerine ve askerlere verilirdi.
Nişan-ı Osmaniye: Sultan Abdülaziz tarafından 1862 yılında ihdas edilmiş olup devlet hizmetinde üstün başarı sağlayanlara verilirdi.
Nişan-ı Al-i İmtiyaz: Devlet adına faydalı işlerde bulunmuş ilim adamları, idareci ve askerlere verilmek üzere 1876’da II. Abdülhamit tarafından ihdas edilmiştir.
Devamı...

Alimlerimizin Nazarında Bediüzzaman


Alimlerimizin Nazarında Bediüzzaman’ın Şahsiyeti,  İlmi, Eserleri ve Davası
“En makbul amelim bu zatı tanımak.” (Gönenli Mehmed Efendi)
Üstadsız yarım asır diyemeyeceğiz, Nurlarla geçen 100 yıl ifadesi daha doğru olacak. Bugün külliyatın ilk risalesinden bu yana yaklaşık yüzyıl geçti. Bu zaman zarfında Risale-i Nur külliyatı sayıları yirmiye yaklaşan yayınevi tarafından güzel surette pek çok neşir yaptı, neredeyse dünyanın bütün lisanlarına çeşitli risaleler şeklinde tercüme edildi.
Bu gün Kur’an-ı Mubin’i anlamak için müracaat ettiğimiz en faydalı kaynak şüphesiz tefsirler. Haliyle de müfessirin sireti itimadın ilk şartı haline geliyor. Eserin kalitesinden de önce müellifin istikameti dikkate alınmakta. Tefsir usûlü ve tarihi eserlerinde sunulan teracim-i ahval bize şahsiyet ve eserin bütünlüğünü gösteriyor. İşte Risale-i Nur’un kıymetini anlamak adına Üstad’ı  çeşitli sahalardaki muteber alimlerden dinlemek en tesirli metot. Her zat kendi devriyle anlaşılabilir prensibince Üstad bir çok muassırı tarafından tanıtılıyor. Kimi ders şeriki, kimi dava arkadaşı, kimi muharrip dostu, bazısı talebesi, çokça muhabbet duyduğu şeyhler, her meşrepten hocaefendiler, dünya gözüyle görüşemeyip hem dem olan duacı müminler.
Salih Okur’un Üstad’ı bilenleri  yakinen tanımak adına çıktığı yolculuk belki yıllar sürdü. Bu proje ilk halleriyle; anılar, ropörtajlar, uzun araştırmalar olarak cevaplar.org’ta yayınlandı. Daha sonra bu kökler filizlenip, budaklanıp meyvesini verdi. Bu eser ilim camiası için bir kamus niteliğinde oldu, zira kim Bediüzaman hakkında nasıl bir nazara sahipti mikyasıyla bir çok zatı yakından tanıma fırsatı buluyoruz. Fikirde ve kanaatlerde ortaklık bize kainatı anlamlandırmakta yardımcı oluyor. Söylenenler hüccet olmaktan da öte İslam dünyasındaki bütün renklerin bir hakikat şemsiyesi altında nasıl da birleşebileceğini gösteriyor. Bu bir esere misyon yüklemek değil, asıl vazife sahibi Risale-i Nur’dur ve onun gayesi Kur’an’ın idrakı da bugün değişmez gündem olarak ortadadır.
Peki eserin daha evvel hazırlanan derlemelerden farkı nedir? Daha evvel bir çok müdekkik Üstad’ı talebelerinin diliyle, münevverlerin görüşüyle, akademisyen tetkikiyle tanıttı. Sorulmadık kimse mi kaldı denilen noktada asıl mühim nokta belki de ihmal edilmişti. Üstad’ın da işaret ettiği üzere Nurlar bir cihetiyle medreseye bakıyor. Zaten bir diğer yönüyle de nurlar hem medresenin bir mahsulü hem de medar-ı iftiharı. Mecraı pek de bilinmeyen Risalelerin ilmi eserler olmadıkları iddiası ilim sahibinin şahadetiyle çürüyor. Son devir ulemamızdan sözü senet kabul edilen bir çok zat Üstad’a methiyelerini ortaya koyuyor. Söylenenler iyidir hoştur olmaktan öte, niçin asrında kemal olduğunun cevabıyla, bakış açısı kazandırıyor. Söz sahiplerinin her biri farklı ilimlerde üstad kabul edilmekte ve böylece Bediüzzaman’a da bahrilulumluk payesi veriliyor.
Ali Haydar Efendi’den Aksekili’ye, Abdulhakim Hüseyni’den Ömer Nasuhi’ye, Süleyman Hilmi Tunahan’dan  Elmalılı’ya hepsiyle Bediüzzaman’ı tanımak ve onların münasebetinden  letafet, nezaket, diğergamlık, muhabbet hissetmek adına eşsiz bir kaynak niteliğinde. Bahsettiğimiz gibi kitap son devir ulemamızın tezkiresi gibi, ümid ediyoruz ki unutulmuş, ihmal edilmiş alimlerimize hem şahısları hem eserleri yönüyle hak edilen kıymetin verilmesi adına bu eser güzel bir vesile olacaktır.
Sedat Albayrak
Devamı...

KÖPEĞİN DOSTLUĞU NASIL BAŞLIYOR?

Köpeğin tarih öncesi gelişimini anlatmadan önce gelin kızılderililerin inandıkları bir efsaneye kulak verelim,
Kaliforniya'nın Kato kızılderilelerine göre,Tanrı Nagaicho dünyayı   yaratmış.Önce gökyüzünün dört köşesine sütunlar yerleştirerek gökyüzünü yukarıya kaldırmış ve böylece yeryüzünü açmış.Sonra bu yeni dünyada bir geziye çıkmış ve onu dolduracak şeyler yaratmış.
Efsaneye göre erkek ve kadınlar topraktan yapılmış.Nagaicho ayağı ile toprağa sürttükçe dereler ve ırmaklar oluşmuş ve herbir hayvan yaratılarak dünya üzerinde yerine konulmuş (yani köpek dışında herbir hayvan).Hikayenin hiçbir bölümünde Tanrı  Nagaicho'nun köpeği yarattığından söz edilmiyor.Aslında Nagaicho dünya üzerindeki gezisine başladığında her zamanki gibi yanına köpeğini de almış.Çünkü tanrı nın hep bir köpeği varmış.Herhalde Kato'lar için bir insanın köpeksiz yaşayabileceği düşünülemiyordu.Köpek herzaman vardı.Dünya yaratıldıktan sonra köpek sahibinin yanında yürümeye devam etmiş,etrafı koklamış ve Nagaicho'nun sözlerini dinlemiş;"Bak bu deredeki su ne kadar temiz.Tüm diğer hayvanlar onu bulmadan önce sen biraz içmek istemezmisin?" Bir süre sonra ikisi birlikte kuzeye yürümüşler.Tanrı ve köpeği.  
Köpek ve onun çok büyük bir olasılık ile atası olan "Kurt" (Canis Lupus) un geçmişi tam olarak açıklanamamıştır.Fakat birçok biyolojist köpek ve kurt'un atası olarak ilkel etobur olan ve "Miacidis" (Miacis)olarak adlandırılan  ağaçta yaşayan hayvanı kaynak göstermektedirler.Bu hayvan hemen hemen  kediden daha büyük idi,bacakları kısa,vücudu,dik kulakları ve kuyruğu bugünkü köpekten çok daha  uzundu.Miacis günümüzden 52.000.000 yıl önce Eyosende yaşamışdı.Bu hayvan iki köpek dişine sahip olduğu için bugünkü kurt, köpek ve ursidae (ayılar) ve felidae (kediler) in  atası sayılıyor. Bugün "Miacidis" soyundan gelen hayvanları sansar,gelincik olarak kısa boyda uzun yapılı ve etobur olarak görmekteyiz.
Kurtların ataları "Paleocene" çağda bundan 60.000.000 - 30.000.000 önce gelişmeye başladı.Köpek ve kedigiller iki ayrı familyaya ayrıldılar.İlk olarak "Oligosen Çağı" nda köpeğe benzer ilk yaratık "Cynodictis" 12.000.000 yıl önce kedi ve köpeğin birbirinden ayrı olarak gelişmeye devam ettiği dönemde   görülmeye başlandı.."Cynodictis" iki türe ayrılmış idi.Bunlardan birincisi sırtlana çok benzeyen ve kedimsi özellikler taşıyan "Cynodesmus"; ve  kurtlar ile köpekler-çakallar ve tilkilerin diğer bir atası  "Tomarctus".
Kurtların  ise bundan 2.000.000 - 3.000.000 yıl önce   ortaya çıktığı sanılmaktadır.İlk gri kurt (Canis Lupis) Asya ve Euroasya da Pleistocene çağının ilk zamanlarında görüldü."Korkunç Kurt" olarak adlandırılan (Canis Dirus) ise gri kurttan daha büyük ve güçlü idi bugünkü modern kurt'a oldukça benzemekle birlikte 1.5 metre uzunluğa ve 50kg ağırlığa sahipti.Çene yapısı bugünkü kurttan daha büyük ve geniş idi,bununla birlikte daha kısa bacak yapısına sahipti ve muhtemelen bugünkü kurt kadar hızlı koşamıyor idi.Bu iki tür 400.000 yıl kadar birlikte yaşadılar.Bundan 16.000 yıl önce muhtemelen iklimde yer alan değişikliğe bu tür uyum sağlayamadı ve aynı zamanda bu iklim değişikliğinden av hayvanlarıda etkilendiğinden zamanla bu türün  yeryüzünden silinmesine zemin hazırladı.Tarihimizden 7.000 yıl kadar önce ise "Gri Kurt" (Canis Lupis) günümüzün ilk kurt ve dolayısı ile köpeklerin yaratıcısı olarak kuzey Amerika'da yerini aldı.
"Canidae" (Latince Köpekgiller anlamına gelmektedir.) ailesindeki yeniden yapılanma ise bundan 15.000 yıl önce "Gri Kurt" ve "Kır kurdu" nun hayatta kalması ile sağlandı."Korkunç Kurt" ise artık hayatta değildi.Paleontolojistler bu üç türün evrimleşmesini çok ilginç bulmaktadırlar.Bu üçtür aynı yerde,aynı zamanda olmasına rağmen herbiri "Canis" dünyasında farklı gelişim izlemiş idi.Tek bir tür diğerleri üzerinde kesin etki bırakmamışdı.
Köpeğin evrimleşmesi ise hala ayrı bir tartışma konusudur.Bazı uzmanlar köpeğin kesinlikle kurtdan türediğine inanırken diğerleri köpeklerin atasının yalnızca kurt değil,  birkaç değişik hayvan olduğunu belirtiyorlar.Amerika'da memelilerin geçmişini araştıran kurum (American Society of Mammologist ) köpeğin kurtdan türediğini ve kurdun  bir alt türü yani "Canis Lupus" familyasından olduğunu söylemekte ve bunu köpeğin kurt'a çok benzeyen genetik yapısına bağlamaktadır.
Bugünkü köpek ırklarının ortaya çıkması ise yıllar süren bir seleksiyonun ürünüdür
İnsanoğlu - Kurt - Köpek ve Kurtun İnsanoğlu Yaşamı Üzerindeki Büyük Rolü. İnsanlarla,kurtlardan türemiş olan köpekler arasındaki bağlılık,insanoğlunun yazıyı buluşundan;yani Tarih çağının başlangıcından daha eskidir.Bu yüzden insanlar ile kurtların ne zaman biribirlerine ne zaman rastladıklarını birbirlerine ne zaman ilgi duymaya başladıkalrını bilmiyoruz.Ancak ekoloji ve etnoloji uzmanlarının ortak görüşlerine göre insanlar ile kurtlar ilk kez 20.000 yıl önce "Mezolotik çağ" da Avrasya ve Kuzey Amerika kıtalarının buzullarla kaplı bölgelerinin güneyinde yer alan geniş kırsal alanlarda dolaşan ve çift tırnaklı hayvanları avlarken karşılaşmış olmalıdırlar.
İnsanlar ile kurtlar,sanıldığına göre birbirlerinin atrıklarıyla beslenirken,sonraları birlikte yiyecek aramaya başlayıp,birbirinin avladığını diğerinin saldırarak çalması alışkanlığını edindiler.
Alman Biyolog John Allman "Evrimleşen Birimler" (Evolving Brains) adlı kitabında kurtu evcilleştirmenin modern insanın gelişiminde çok önemli bir devrim olduğunu öne sürdü.Biyolog Almann yaklaşık 135.000 yıl önce modern insanın atası "Homo Sapiens" in günümüzdeki köpeklerin atası olarak kabul edilen yabani kurtları evcilleştirdiğini,bununda ona diğer insan türlerine karşı üstünlük sağlamasına yol açtığını belirtti
Almann'a göre 140.000 yıl önce dünya üzerinde insan cinsinin üç türü yaşama savaşı veriyordu.Bunlardan "Homo Sapiens" vahşi kurtlarla geliştirdiği ittifak sayesinde rakipleri "Neandertal" insanı ve "Homo Erectus" a karşı kesin üstünlük sağladı.İşin ilginç yanı Avrupa'da yaygın olarak Neandertallerle Asya'da yaygın olan "Homo Erectus" kurtların en başarılı türü "Canis Lupus" ile aynı yaşam alanlarını paylaşıyorlardı.Ama kurtları evcilleştirme başarısını,140.000 yıl önce kurtların yaşamadığı
Afrika'dan dünyanın diğer bölgelerine yayılan "HomoSapiens" gösterdi.Kurtları ilk kez Avrupa ve Asya'da tanıyan "Homo Sapiens" o günden bugüne süren bir insan - hayvan dostluğunun temelini de attı.
Kurtların dayanıklıkları,keskin koku alma ve işitme duyularının yardımıyla "Homo Sapiens" daha iyi bir avcı haline geldi,yırtıcı hayvanlardan daha iyikorundu ve daha önce girmeye korktuğu vahşi coğrafyalarda hayatta kalabilme şansına sahip oldu.Modern insanın ataları,evcilleştirilmiş kurtlar sayesinde,rakip türlerin aleyhine dünyanın her kçşesine yayılmayı başardı.
Almann, kurt'la insanın yeryüzündeki en gelişmiş iki memeli türü olduğuna dikkat çekiyor.Kurdukları başarılı ittifakın sırrını şöyle açıklıyor.
"Bu iki memeli türü,benzer toplumsal davranışlar gösteriyor.Birçok memeli hayvanda yavruların bakımı yalnızca annenin sorumluluğundayken,kurtlarda tıpkı insanlardaki gibi çoçukların yetiştirilmesiyle bütün topluluk ilgileniyor.Kurt sürüsü ava çıktığında,aynı ilkel insan toplıuluklarında olduğu gibi bir dişi kurt yuvada kalarak tüm sürünün yavrularına bakıyor."   
Uzun zaman süreci içinde kurtlarla ilgili bir takım yararlı bilgiler edinen insanlar,yakaladıkları kurt yavrularını kendi obalarında yetiştirip beslemeye başladılar.Bu yavrular keskin koku alma duyularıyla iz sürerek,kovalayarak,hatta yakalıyarak avcılara avlanmada yardım edebiliyorlardı.Daha sonra ise bu kurtlardan bazılarının iyi alıştıklarında yabani sürülerini belli bir yöne doğru sürebildikleri,sürüden birkaç hayvanı ayırabildikleri,kesim zamanına kadar hayvanlara bekçilik edebildiklerini gördü.
Uzmanların ortak görüşleri köpek türünün evcilleştirilen ilk hayvan türü olduğu;daha önemlisiidiğer hayvanların evcilleştirilmelerinde de köpeklerin temel bir rol oynadıkları yolundadır.Arkeolojik bulgulara göre,evcilleştirilen ikinci hayvan türü "Ren Geyiği" dir.Yine uzamanların kanısınca,insanoğlu Ren Geyiklerini daha sonraları "keçileri","koyunları","sığırları","domuzları" vb, hep önceden evcilleştirdiği köpeklerin yardımıyla yakalamış,evcilleştirmiş ve üretebilmiştir.
Tarım ve hayvancılık bugün  de insanoğlunun   binlerce yıllık yaşamında en önemli iki aşama olma özelliğini koruyor.Hemen hemen aynı sıralarda ortaya çıkan bu iki gelişme,o çağdaki insanların çevre koşullarında meydana gelen büyük çarptaki olumsuz değişmelere karşı bulduğu çok başarılı çözümdür."Mezolotik Çağ" ın sonlarına doğru,hava koşulları değişerek sıcaklık arttı.Buzullar eridi insanların özgürce dolaştıkları geniş tundralar sık ormanlık alanlara dönüştü.Bu durumda atalarımız için bir yerden diğerine gitmek ve avlanmak zorlaştı.Gerçi insanoğlu köpekleri evcilleştirmeseydi de "Mezolotik Çağ" sonrasının rutubetli ortamına uyum sağlamak için başka çözüm yolları bulabilirdi.Ancak bu durumda insanlığın bugünkünden bütünüyle farklı bir yaşam ve kültür biçimine yönelmiş olacağı da hemen hemen kesindir.
Genetik yönden insanlar "Primatlar" a yakın oldukları halde köpekler "Rakun-Ayı" grubundandırlar.Bununla birlikte,davranışları ve yaşadıkları çevre ile ilgili bilgiler göz önüne alınırsa;insanın ve köpeğin birbirlerine,başka hayvanlara göre,çok daha fazla benzedikleri sonucuna varılabilir.Her ikisi de tüm memeliler arasında,farklı koşullara fiziksel bakımdan en iyi uyabilme ve en ileri düzeyde eğitilebilme özelliklerini taşırlar.Her ikiside (Bitkisel-Hayvansal kökenli)  hemen her besini yiyebildiklerinden her yerde yaşar,iklim-çevre-besin kaynakları v.b yönlerinden çoğu memelileri olumsuz etkileyen koşullardan zarar görmezler.
İnsan da, köpek de  yapıları bakımından herhangi bir yaşam biçimine göre "uzmanlaşmış" özellikte olmadıkları gibi;genetik yönden de esnektirler.Yani "temel yapısal özellikleri" belirgindir,ama bir takım "ek özellikler" gerekli koşullara göre temel yapıya eklenebilir veya çıkartılabilir.Örneğin "Homo Sapiens" türünün ilk birbirlerinden çok farklı ırklarının bulunmasına karşın,bizlr bu durumu "Tüm insanlar aynı soydandır ve kardeştir" deyimiyle benimseriz.Aynı şekilde "Canidae Ailesi" de kurt.çakal ve köpek gibi birbirinden farklı görünüşteki türkleri kapsar,ama aslında bu üç tür de tıpkı insan ırklarında olduğu gibi aynı genetik özeilliklere sahiptir.Yani bu türlerin hepside kendi aralrında ürüyebilir ve sonuçta üretken olan yavrular doğurabilirler;yapı olarak da birbirlerine benzerler.Sunuç olarak "Canidae" ailesi arsındaki farklılıklar,Kafkasya yöresinde yaşayan uzun boylu insanlarla Afrikalı cüce Pigmeler arasındaki farklardan daha fazla değildir.
İnsanlar ve köpek soyları birbirlerini ilk kez tanıdıkları eski çağlarda bile,kendi toplulukları içindeki farklı yetenekli üyeler arasında birlik oluşturmaya önderlik etmeye veya buyruk altına altına girmeye koşullanmış bulunuyorlardı.Bunun sonucu olarak örneğin bir insan toplulluğu içine alınan yavru kendi sürüsünün önderine boyun eğermişçesine bir insan önderin buyruğuna    kolayca girebiliyordu.
Topluluk biçiminde yaşayan tüm hayvanlar gibi insanlar kendi aralarında,iletişimle anlaşırlar.Ayrıca bu iletişim yöntemi de temelde her iki cins için ortaktır.Sesler ve hareketler.... Gerçi biri diğerinin "dilini" tam olarak öğrenebilmiş değildir; ne varki,aralarında geliştirmişl oldukları "Homo-Canis" diliyle duygularının hemen hepsini,bigilerin ise çoğunu karşılıklı olarak birbirlerine iletebilmektedirler.Balinaların "şarkıları " ile şempanzelerin "imgeleri" bir yana bırakılırsa farklı türler arasında en gelişimiş iletişim,insanla köpek arasında olandır.
Biz insanların köpeklere karşı duyduğumuz ilgiyi doğuran bir başka etken daha var;ancak önemine karşın bunun açıklaması pek kolay değil;çünkü bu konu somut ve fiziksel olmaktan çok,soyut ve fizik-ötesi alana giriyor.İnsan oğlu kendi varlığının bilincine erdiğinden buyana başka hayvanlara ilgi ve yakınlık duymuş,hayvanlara bağlanmak,duygusal ve kültürel yüceliğin simgesi olagelmiştir.İnsanlar evlerinde ve yakın çevrelerinde besledikleri hayvanlar,karıncadan,file kadar pek çok çeşitlilik gösterir ama bu geniş yelpazenin içinde köpekler her zaman önde gelmişlerdir.
Bu yakınlığın başlangıcı ile ilgili olarak "Yumurta mı tavuktan,yoksa tavuk mu yumurtadan çıkar?" sorusuna benzeyen bir soru var ki,yanıtı kesin olarak bilinmiyor.Acaba ilk insanlarda önce hayvan sevgisi mi ortaya çıktı,yoksa atalarımız önceden köpeklerden yararlanmak için onları evcilleştirdiler de,sonradan buna dayalı olarak mı hayvan sevgidi doğdu.?
Hayvan sevgisi nasıl ortaya çıkmış olursa olsun,arkeolojik bulgulara göre günümüzden 5.000 yıl,hatta daha önce Avrasya,Afrika ve Kuzey Amerika'daki "Neolotik Çağ" köylerinde insanlarla köpekler birarada yaşıyor;o dönem insanları  köpeklerden avcılık,çobanlık,iz sürme hatta yük taşıma-çekme gibi işlerde yararlanıyorlardı.Bütün bunlara ek olarak köpekler,insan ların besin artıklarını yiyerek bir çeşit çöpçülük yaptıkları gibi,kendileri de besin kaynağı oluşturuyorlardı.
Birbirlerinden uzakta ve ayrı ayrı yerlerde bulunan" Neolotik Çağ " köyleri o dönemde her halde birer "genetik labaratuvarı" işlevi görmüş olmalıdırlar.Buralarda yaşayan atalarımız.çeşitliözelliklerden birkaçına birden sahip köpeklerle işe başlayıp,onların üremelerini yönlendirerek (kim bilir belki de kuşaklara ara sıra kurt veya çakal kanı da katarak) oldukça kısa sayılabilecek bir zaman içinde farklı ırklar elde ettiler.Öyle ki,Tarih Çağı'nın başlangıcında,bugün bildiğimiz (bekçi,av,süs,iş vb) başlıca köpek  ırklarının hemen hepsinin ataları ortaya çıkmıştı.Geziler kolaylaşıp yaygınlasştıkça,evcilleştirlmiş köpekler,tecim,hatta armağan konusu olmaya başladılar.Tüccarlar,savaşçılar uğradıkları sapa köylerde görüp rastladıkları ilginç ırkları alıp besliyerek büyüttüler çağlar boyu süregelen bu işlemler sonucu bugünkü köpek ırkları ortaya çıktı.
İnsanlarla köpek arasındaki ilişki,ilk bakışta bize tek yanlı ve yalnızca insanın yararlandığı bir ilişki gibi görünebilir;insan lar köpeklerden.sürülerini güttürmekten,terliklerini getirtmeye kadar pek çok işte yararlanırlar.Oysa daha geniş kapsamda değerlendirilirse ,bu ilişkide eşitlik ve denge olduğu pekala ileri sürülebilir.Herşeyden önce köpeklere özel tabak içinde sunulan hazır besin,av peşinde koşma zorunluluğuna göre pek büyük bir kolaylık olsa gerekir.Ama köpekler için en önemli yarar,insan ların yaratıp geliştirdikleri çevre ve ortamı paylaşıp bu çevre ve ortamdan yararlanmaktır.Sayıları yıldan yıla artan evcil köpekler insan larla aynı çevreyi paylaştıklarından dolayı yaban akrabalarına göre çok daha rahat ve güvenli bir yaşam sürebiliyorlar.İnsan lar ile köpekler arasındaki yakınlığın niteliği;insan lar ile köpeklerin birlikte çalışmaları,karın doyurmaları,oynamaları,hatta uyumaları,aynı şeylere sevinip kızmaları,birbirlerine karşı sürekli  olarak uyumlu davranmaları... İşte bütün bunlar,iki farklı tür arasındaki bağlılığa gerçek bir "Symbiose-Ortak Yaşam" özelliği    kazandırmış bulunuyor.
Gerçi günümüzde köpeklerin Ren geyiği kovalayıp yakalamak gibi geleneksek görevleri yavaş yavaş kayboluyor;ama buna karşın iki tür arasındaki ilişki hiç kuşkusuz sürecek hatta güçlenecektir;insan ile köpek arasında insan yönünden yaklaşık 400,köpekler yönünden yaklaşık 4.000 kuşaktan buyana gelen bağlılık boyunca,insanlar gerçekten pek değişik köpek tipleri yetiştirdirdiler.Ancak köpeklerin önemli bir özelliği;lnsanlara karşılık vermedeki "içtenlikleri ve çeviklikleri"   hep korundu.
Gerçekten de insan lar öteden beri birkaç köpek yavrusu arasından birini seçerken,her zaman için kendilerine karşı uyumlu davranmaya hazır olduğunu "hal diliyle" en çok belli edeni ararlar.Çünkü ister avlanmada,ister saklı esrarı bulmada,ister sırf  "can yoldaşlığı" yapmada  yararlanılsın,en iyi köpek bizim isteklerimize en çabuk ve eksisksiz uyan köpektir.
Köpeklerin zekası, bağlılıkları,özverileri ile ilgili pek çok öykü dilden dile söylenir,gazetelerde,dergilerde,kitaplarda yazılır.bütün bu öyküler,köpeklerin bizim istek ve buyruklarımızı anlayıp,onlara uyabilme yeteneklerinin kanıtıdır.Kısacası,köpekler insanlara karşı diğer evcil hayvanlardan çok daha duyarlıdırlar.Hatta bazı kişiler,köpeklerinin kendilerine bir takım insanlardan daha çok anlayış gösterdiklerini ileri sürerler.
Öyleyse köpeklerin insanlar arasındaki yaşamlarının geleceği çok parlak olsa gerekir.Çünkü köpekler tüm bu özelliklerini atalarımızın "Mezolitik  Çağ" sonrası verdikleri yaşam savaşını nasıl kolaylaştırmışlarsa,bugün de bizlere çağımızın "ruhsal bunalım labirentlşeri" arasında arasında yol bulmada öyle yardım edebilecek durumdadırlar.Nitekim gerek halkın ağzından,gerekse hekimlerden duyulan öğütlere göre yalnızlık,çevreden kopma,iç sıkıntısı vb gibi ruhsal bunalım ve rahatsızlıkları önlemenin ve gidermenin en kolay yolu,iyi yetiştirilmiş bir köpeğin can yoldaşlığıdır.   
.
.
Devamı...

21 Ekim 2011 Cuma

Bloggerlar 23 Kasım’daki Bumerang ödüllerine kilitlendi


2007 yılından bu yana bağımsız web sitesi ve bloggerlara verdiği destekle 12 bini aşkın siteye ulaşan Hurriyet’in blog ağı Bumerang, “En” lerini ödüllendirmeye hazırlanıyor.

Aralarında son albüm lansmanını sosyal medyada yapan Bedük, Nevzat Aydın, Fatoş Karahasan, Sina Afra, Yüce Zerey, Güneş Tulga, Erdal Kaplanseren, Sedat Kapanoğlu gibi internet, pazarlama ve iletişim dünyasından  seçkin bir jüri tarafından seçilen finalistler ödüllerine kavuşacak.

Türkiye’de blog kültürünün gelişmesinde ana aktörlerden biri olan Bumerang üyesi web siteleri ve bloglar  Bumerang ödüllerine aşağıdaki 5 kategoriden sitesine en uygun olanı seçerek 4 Kasım Cuma tarihine kadar http://bumerang.hurriyet.com.tr/ adresinden başvurabilecekler.

Kategori Birincilerine Verilecek Ödüller:
*Sony Tablet S
*Geniş kapsamlı basın duyuruları
*1 Milyon Adet Ücretsiz Reklam Gösterimi
*Ve Sürpriz Ödüller

Ödül Kategorileri

En Tarz Blog
Kullanılan görsellerin içerikle uyumlu bir biçimde bütünleştiği, renk kullanımlarıyla dikkat çeken, ziyaretçilerine kolay ve rahat bir okuma sunan özgün, yaratıcı tasarıma sahip siteleri kapsar.

En Çalışkan BlogHedef kitlesine uygun içerik zenginliği ile dikkat çeken, blog içeriklerini düzenli aralıklarla güncelleyen, yazılarını video ve görsellerle zenginleştiren, özgün ve farklı anlatıma sahip bilgileri içeren siteleri kapsar.

En Sosyal BlogOkuyucularına kendi alanında özgün içerikler sunan, sosyal medyayı aktif kullanan, tüm platformlarda okuyucularıyla etkileşim halinde olan, okuyucu yorumlarına önem veren, sitesini widgetlarla zenginleştiren siteler bu kategoride değerlendirilecektir.

En Bilge ForumBelirli bir konu üzerine yoğunlaşmış, belirlenen konu üzerinde güncel paylaşımları bulunan oturmuş bir kitlenin yer aldığı, konu ile ilgili farklı bilgi ve paylaşımları içeren, tasarım olarak kullanışlı forumları içerir.

En İyi Yerel SiteGüncel il ve ilçe haberlerinin bulunduğu, ekonomi, etkinlik, kültür& sanat ve siyasi içeriklerini kapsayan siteler bu kategoriden başvurabilirler.
Devamı...

15 Ekim 2011 Cumartesi

Dünyanın en nadir görülen çiçeği "Udumbara"Elazığda görüntülendi!

AVATAR filminde mutluluğu yakalayanların üzerine konan ve 3 bin yılda açan Udumbara çiçeği Elazığ'da görüntülendi.
Budizmin efsanelerinde yer alan dünyanın en nadir görülen çiçeği olan Udumbara'yı doğa fotoğrafları çeken ilköğretim okulu öğretmeni Mustafa Canbay Baskil ilçesinde görüntüledi.

Elazığ'ın Baskil ilçesi Kuşsarayı kırsal kesiminde doğa fotoğrafları çeken ilköğretim okulu öğretmeni Mustafa Canbay gördüğü Udumbara çiçeğini fotoğrafladı. Canbay basından takip etiği kadarıyla bildiği udumbara çiçeğini gördüğünde önce şaşırdığını sonra fotoğrafladığını belirterek, "Arkadaşlarla doğa fotoğrafları çekmeye gittiğimiz Kuşsarayı kırsalında bir dere içersinde fotoğraf çekerken Kekik dalında Udumbara çiçeğini gördüm, Basından da takip ettiğim kadarıyla udumbara çiçeği üç bin yılda bir açtığıydı ve fotoğraflamaya başladım" dedi. 3 bin yılda bir açan Udumbara adlı çiçek, Avatar filminde mutluluğu yakalayanların üzerine konan bir figür olarak kullanılmıştı. Avatar filminden sonra yeniden gündeme gelen çiçekle ilgili yeni bir iddia ortaya atıldı. Dünyada şimdiye kadar sadece 15 tane tespit edilen çiçeğin yeniden filiz verdiği belirtildi.

UDUMBARA EFSANESİ

Budistlerin inandığı efsaneye göre, 'Youtan Poluo' olarak bilinen Udumbara çiceği, 3 bin yılda bir çiçek veriyor. Udumbara'nın en eski Hint bölgesinin en eski dili Sanskritçe'deki anlamı ise "Cenetten gelen hayır çiçeği" olarak biliniyor. Ağaçların dallarında parazit olarak yetişen Udumbara çiçeği, üzerinde yaşadığı ağacın meyvesi içinde yetiştiği için gözle fark edilmesi çok zor. Üç bin yılda bir açtığı söylenen Udumbara çiçeği, bu nedenle Budist efsanesinde çok nadir olayların sembolü olarak kabul ediliyor. Budizm efsanesinde Udumbara çiçeği ortaya çıktığı zamanlarda bir kralın doğacağına inanılıyor.
Devamı...

Kurtla ilgili bilinmeyenler


BOZ KURT» un (Canis lupus)' kışkırtılmadıkça insana saldırması gerekmez, Bilhassa Kuzey Amerika'nın uçsuz bucaksız ovalarında kışın açıkta geceleyenler, kurtların, yaktıkları ateşin üç metre yakınma kadar geldiklerini görmüşlerdir. Durup insanları seyretmişler, fakat hiçbiri vahşice harekette bulunmaya kalkışmamışlardır.
Beri yandan Eski Dünya'da ve özellikle Rusya'da kurtların hücumuna uğrayanlar ve onlar tarafından paralananlar hakkında o kadar çok hikâye anlatılmaktadır ki, bunları hesaba katmamak da doğru olmaz. Bu kurtların açlıktan ölme raddelerinde olduklarına ve adamın altındaki veya kızağındakî ata göz koyduklarına hükmedilebilir. Avrupa kurtlarının, evcil köpeklerle karışmak sonucunda, insanoğlu karşısında duydukları korku ve saygıyı kaybetmiş olmaları da mümkündür. Fakat kurtlar, en tehlikeli ve amansız düşmanlarının insanoğlu olduğunu genel olarak gayet iyi bilirler.
Bozkıırt nüfusu bir zamanlar şimdikinden çok daha kalabalıktı. Bu hayvanlar Amerika'da Kuzey Kutbu bölgeleriyle Orta Meksika arasında ve Asya'da Sibirya'dan başlayarakgüneyde tâ Hindistan Yarımadası' mıı kuzey kısmına kadar uzanan bölgelerde kalabalık sürüler halinde yaşarlardı.
İnsanoğlu yüzyıllar boyunca boz kurda karşı manasız bir savaş devam ettirmiştir. Medenî insan, evcil hayvanlarını da beraberinde taşıyarak dünyaya yayıldıkça, kurt insanlardan uzak, ıssız bölgelere çekilmek zorunda kalmış ve nüfusu da hayli azalmıştır.
Devamı...